Doktor Bana Bir Çare...  

Posted by Geveze Kalem in , , , , , ,

"Buyrun, hoşgeldiniz."

"Teşekkür ederim."

"Oturun lütfen."

"Buraya mı?"

"Fark etmez. Zaten iki sandalye var, birisini seçin."

"Peki."

"Eveet, nedir şikayetiniz?"


İşte bu noktada sesim titremeye başlıyor, doktor elini çenesine koyup şöyle bir 'Hımm,' çekse, boynuna atılıp, "Ölmek istemiyorum doktor, kurtarın beniiii!" diye kopartacağım yaygarayı, o derece yani.

"Şu sol tarafımda, sırtımda, yani ciğerimde bir ağrı var. Yok yok, acı. Aslında yanma."

"Nasıl? Hem yanma, hem acı hem de ağrı mı var?"

"Evet." Oh, anladı.

"Peki en çok hangisi var, ağrı mı, yanma mı, acı mı?" Yok anlamamış.

"Yani hepsi var."

"Tamam o zaman ağrı var demek ki."

"Evet ama yanma da var. Böyle karıncalanma gibi."

Yok bu böyle olmayacak, belgelerle konuşmak lâzım. "Şimdi doktor bey, birkaç ay önce ben bir check-up'a girmiştim, tahlil sonuçlarım, filmlerim falan var, göstereyim mi?"

"Alayım."

Doktor belgeleri incelerken devam ediyorum, "Yani o zamanki doktor bir şey olmadığını söylemişti ama..."

"Ne kadardır oluyor bu ağrı? Yani yanma, acı, karıncalanma...?"

"Yaklaşık 1,5 yıldır. Önce iğne başı gibi bir yanmayla başladı, sonra giderek büyüdü alanı."

Bu arada belgelerin incelemesini bitiriyor. "Bu sonuçlar gayet güzel."

"Ciğerlerde bir şey yok mu?"

"Yok, temiz."

"Doktor bey acaba daha derinlemesine bir araştırma mı yapsak? Yani mesela bu röntgende kanser olup olmadığım anlaşılır mı?"

"Burada kanser olsaydı ben bunu görürdüm, yok öyle bir şey. Eğer içiniz rahat etsin istiyorsanız, isteyelim bir tomografi." Yani daha açıkçası koskoca profesörün söylediğine inanmıyorsan, bastır parayı için rahat etsin.

"E olur, görelim o zaman. Yani ben bu hastalıktan çok korkuyorum da..." İllâ çıkacak para...

"Midede yanma gibi şikayetleriniz oluyor mu?"

"Evet, zaman zaman."

"Ne zamanlar mesela? Aşırı yiyip içme sonrası mı, stres altında mı...?"

"Çok kahve tükettiğim zamanlar olur genelde. Bir de ağır yemekler sonrasında."

"Hı hı, anlıyorum. Geçin şöyle lütfen, bir muayene edeyim sizi....

Tansiyon 11-7, solunum rahat-açık, boğazda bir sorun yok, şurası acıyor mu peki?" Sırtımda bir noktaya öyle bastırıyor ki, acımaması imkânsız! "E acıyor tabii doktor bey, öyle bir batırıyorsunuz ki parmağınızı!"

"Peki burası acıyor mu?" Sırtımda az önce bastırdığı yerin simetrisinde bir yerlere bastırıyor bu kez. "Yok, orası acımıyor."

"Bakın aynı oranda buraya da bastırdım ama acımıyor dediniz. Demek ki az önceki yer, kuvvetli bastırmaktan dolayı acımıyormuş, değil mi?"

"Peki."

Muayene bitiyor, masasına oturuyor ve evraklarını doldururken konuşmasına devam ediyor.

"Yoğun stres altında mısınız?"

Sanki ömrümde stresin ne olduğunu hiç duymamaışım gibi bakıyorum doktorun suratına.

"Yani hayatınızda travmatik bir takım şeyler yaşıyor musunuz şu sıralar?"

Travmanın kelime anlamını geçiriyorum kafamdan; Deprem, sel gibi doğal felâketler, savaşlar, cinsel ya da fiziksel saldırıya uğrama, işkence, cinsel taciz, çocuklukta yaşanan istismar, trafik kazaları, iş kazaları, yaşamı tehtid eden bir hastalığın tanısının konması, tehlikeli bir olaya tanık olmak gibi zorlayıcı ve kişinin başa çıkma yeteneğini aşan olaylar ruhsal açıdan travmatik olaylardır...

Bu sorgulamadan sonra, "Hayır," diyorum. Ama şu son cümle var ya, 'kişinin başa çıkma yeteneğini aşan olaylar' bunu düşününce aklıma oğlum geliyor ve cevabımı yeniliyorum:

"Yani 2 yaşında oğlu olan bir annenin yaşadığı kadar."

"Anladım, yaşıyorsunuz demek ki. Bütün bahsettiğiniz bu sıkıntıların sebebi stres. Sıkıntılarınızın kanserle alâkası yok. Bir de midedeki bazı problemlerde etkiliyor sırtınızdaki o bölgeyi. Size iki ilaç yazacağım; biri mide ilacı, diğeri antidepresan. Bunları yemeklerden sonra...."

"Yani ben şimdi kanser değil miyim?" Bunu içimden kendime soruyorum, yüzümde aptalca bir sırıtış var. Valla ne yalan söyleyeyim son zamanlarda buna kendimi öyle inandırmıştım ki, yani doktor 'evet, öylesiniz' dese, hiçbir şey olmamış gibi davranacak kadar alışmıştım bu fikre.

"...tabii ağır yağlı yiceklerden, çaydan, kahveden, bir de özellikle çikolatadan uzak duracaksınız."

Çikolata mı? Aman Allah'ım, bu sonucu hiç beklemiyordum! Bununla baş edebilir miyim bilemiyorum! :P


* * *


Hastaneden ayrılırken, bir dönem öncesinde ciddi sağlık şikayetleri olan bir arkadaşım geldi aklıma. Aylarca hastalıktan şikayet edip durmuştu. Tahliller, ilaçlar, her şey belli bir hastalığı işaret ediyordu. Sonrasında tedavi biraz sonuç vermiş, hastalığı beklemeye çekilmişti ama bir süre sonra yine tüm belirtiler görülmeye başlayınca bu kez başka bir doktora gitmişti. Ben de sonuçları merakla bekliyordum. Sonrasında konuştuk, ne dedi doktor, diye sordum. Şaşkındı. Çünkü doktor tüm tahlillerin son derece normal çıktığını, yaşadığı bu sıkıntıların stress kaynaklı olduğunu söylemişti ona. Doğrusu ya, doktordan şüpheye düşmüştüm. Hatta "İyi bir hastaneye gittin değil mi? İyi bir doktor yani" diye sormuştum birkaç defa. Onun da oğlumdan birkaç ay küçük bir kızı var. Arkadaşımı çok yorduğunu biliyorum ama bir çocuğun bu kadar hastalık şikayeti sebebi olabileceğini düşünmüyordum. Bu veletler insanın dünyasını tepetaklak ettiriyorlar vallahi.:) Yine de ruhsal travma yarattığını söylemek haksızlık olur. ;-)

Mutlu bir şekilde hastaneden ayrılıp, oğlumu yuvadan almaya gidiyorum. Aldığım güzel haberi kutlamak için kendimize en yağlısından bir kentaki fırayd çikın ısmarlamayı kafama koymuşum bile. Amaan, diyet dediğin nedir ki, her gün başlanabilir... :)

Tam yolda yürürken karşıdan çok yaşlı bir adamın ağır adımlarla yaklaştığını görüyoruz. Yanımıza vardığında Barış'a sevecenlikle gülümsüyor, birkaç tatlı söz söylüyor. Sonra cebinden bir balon çıkarıp oğluma verip veremeyeceğini soruyor. Tabii ki, diyorum, çok memnun oluruz. Balonu alıp hemen şişiriyoruz, oğlumun gözleri parlıyor. Maşallah diyor adam, Allah bağışlasın diye de ekliyor. Ben de klasik olduğu üzere "Hepimizinkini," diyorum. Sonra ne gerek varsa, "Sizin torunlarınız da var mı?" diye soruyorum. Adam elini 'çoook' anlamında der gibi sallıyor. Ama cümlesine öyle devam etmiyor:

"Ne gezer kızım. Ben de değil ki torun, çocuk bile yok. Niye bu yaşıma kadar yaşayabildim sanıyorsun?"

:S

10 Kasım...  

Posted by Geveze Kalem in


10 Kasım 1938…
Okulun bahçesindeydik. Bir ders arasıydı. Kimimiz top oynuyorduk. Kimimiz bir kenarda kitap okuyorduk, kimimiz de arkadaşlarla sohbetteydi…
Birden okul müdürü, Agâh Sırrı Levent geldi. Yüksekçe bir yere çıktı.
“Çocuklar Ata’mızı kaybettik” dedi.
Üstümüze bir şey yıkılmış gibi oldu! Bir an, minicik bir an! Şaşkınlık mı, inanılmazlık mı? Önce baktık birbirimize… Agâh Sırrı Bey sürdürdü konuşmasını. Neler dedi bilmiyorum. Kulaklarım tıkanmış, gözlerim görmez olmuş. İçimde bir şeyler kopmuş…

Yarın yine 10 Kasım! 71 yıl öncesini kaçıncı kez yaşamak, duymak, anlamak, şaşırmak, üzülmek, kızmak…
“Mustafa” imiş adı! Bir genç çıkmış Mustafa’yı yazmış. Filmini yapmış. O Mustafa’nın özel yaşamını kendince ortalığa dökmüş. Rakı içmesi, yalnızlığı, daha neleriyle bir Mustafa sergilemeye kalkışmış! Bile bile yapmış bu çirkinliği, bu ayıbı, bu yanlışlığı…
O yalnız Mustafa değil, o Mustafa Kemal Atatürk…
“Mustafa” diye biri yok, Kemal Atatürk var. Gazi Mustafa Kemal Atatürk… Anlıyor musun arkadaş?
Bir genç adam, gazeteci mi, yazar mı, TV’ci mi? Boyundan büyük işlere girişmiş, tarihin altından girip üstünden çıkmak istemiş. Onun gibileri yıllardır dolaştı ortalıkta. Kitaplar, makaleler yazıp, onu yok etmeye, tarihten silmeye, unutturmaya çalıştı boş yere…
Mustafa filmini görmedim, görmeyeceğim. Onun adını bile anmak istemediğim genç adam sırtını kimlere dayayarak, kimlerden çıkarlar hesaplayarak kalkışmış bu işe… Yazık etmiş kendine! Yetmiş yıldır Atatürk’ü yozlaştırmak, başkalaştırmak isteyen karanlık adamların alkışlarını kazanmak mı istemiş? Ama adını, geleceğini, bir yana atarak! İşte elde ettiği başarı…
Yarın 10 Kasım…
Yıllar, yüzyıllar geçse de Mustafa Kemal Atatürk yaşayacak! Ölüm yoktur ona! Tarihi değiştiren, yıkılmaz bir devlet kuran insan ölmez… Bu ülke, bu ulus, bu cumhuriyet, bu devlet Atatürk’ün ölümsüz kişiliğiyle yaşıyor, yaşayacak. Ona kalkan eller hep kırılacak!
Oktay AKBAL-Cumhuriyet- 9 Kasım 2008

Bugünlerde...  

Posted by Geveze Kalem in , , , , , , ,

Son günlerde dünyayı kolumun altına almışım da, o kendi kendine dönüyormuş gibi bir haller var üzerimde. Hani sanki birlikteyiz de, ne o benim farkımda ne ben onun. Hatta kendimden birkaç tane daha ortaya çıkarmışım da, başka herkesle iletişimimizi kesmişiz, bir tek kendi aramızda tartışıp duruyormuşuz gibi...

Çok mu karmaşık oldu? Özetle; şu sıralar kendime kulak verdim, dış dünyaya arkamı döndüm de denebilir belki.

Aslında birkaç yazı taslağı hazırlamıştım blogum için. Mesela kafamı son zamanlarda en çok meşgul eden sapkın kişilikler üzerine yazdım epeyce. Hatta bu konuda üşenmeyip, Adler'in İnsan Tanıma Sanatı ve Erich Fromm'un Sevgi ve Şiddetin Kaynağı kitaplarını yeniden karıştırdım dikkatle. Kafam daha da karıştı, öz düşüncemi, amacımı yitirdim satır aralarında.

Bu kişiliğin kendinden 50 yaş küçük 22 yaşındaki eşinin anasının, sus payı olarak aldığı evin, arabanın üstüne oturunca "Peygamber efendimiz de Hz. Ayşe ile evlendiğinde 9 yaşındaydı" şeklinde ifadesi, beni çok daha karmaşık düşüncelere itti. Doğruluğun ne kadar pamuk ipliğine bağlı olduğunu anımsadım yeniden. Bu ülkede kadının en çok kadından zarar gördüğü düşüncesinde takılı kaldım bir süre sonra. Örneklemeleri yazdım, yazdım, yazdım... Gündemden takip edilebilecek bir yığın örneğin yanı sıra, kendi yaşamımda kadınlardan yediğim 'kazık'ları da örnekledim bir bir; otobüs yolculuğunda tacize uğrayan bir kadına yardımcı olmaya çalıştığımda, "Benim namusumu korumak sana mı kaldı?" diyeni mi istersiniz, yolun ortasında adamın birinden evire çevire dayak yiyen bir kadını kurtarmaya çalıştığımda, "O benim kocam. Sana ne oluyor?" diye hiddetleneni mi?

Yazdıkça sıkıldım tüm bunlardan. Adaletsizliğin hangi boyularda olduğunu görmeye başladım yeniden. Unutmuş muydum? Hayır tabii ki, içselleştirmiyordum ne zamandır diyelim.

Sonra Bekir Coşkun'un yazısını okudum. Henüz görmediğim 'Mustafa' filmi hakkında düşündüm. Gitmemeye, izlememeye karar verdim. Can Dündar'a dair olumlu tüm düşüncelerden sıyırdım kendimi. Birkaç cümle yazdım yinde, o da bir blog yazısı taslağında. Yayımlamaya değmez. Can Dündar'a sövmeye değmez...

Yine sıkıldım. İçim sahiden sıkıldı.

Geçenlerde Erenköy Ruh ve Sinir Hastanesine yaptığım ziyareti anımsadım. Bir öykü için 'malzeme'ye ihtiyacım vardı. Bir çeşit araştırma gezisiydi. Ne kadar huzurlu bir saat geçirdiğim aklıma geldi orada. Benden sigara isteyen bir hastayla yaptığım sohbet takılı kaldı aklımda. Bana "bebek" diye seslenirken nasıl da tuhaf bir mutluluk duyduğumu hatırladım. (35 yaşında bir kadına söyleniyordu bu en nihayetinde ;-)) Sonra eve döndüğümde, çıkarken elime gelişigüzel aldığım bir karton çantanın üzerindeki çizgi karakterleri fark edip, "bebek"in asıl maksadını anlayarak gülümsemiştim. Şimdi ne zaman aklıma gelse gülümsüyorum. Bu gezi de gerçeğimi şaşırttı bana. Hangimiz akıllı, hangimiz deliyiz gerçekte? Ya da gerçek hangisinin beyninde?

Ve dönüp dolaşıp, 'Şibumi'yle başlayan, 'Olasılıksız'la devam eden beynin sınırları konusundaki sorularıma gömülüyorum yeniden. Bu da yine blog taslak yazısı olarak bekliyor bir yerlerde. Yayımlamıyorum. Çünkü yazdıklarım düşündüklerim kadar doyurmuyor beni. Okuyanı niye doyursun ki?

Başıboş yazabilme özgürlüğümün olmadığını fark ediyorum çoğu zaman. "Geveze" değil miydi benim kalemim? Niye temkinli yazma kaygısı içindeyim ki?

Bu yazıyı da taslak olarak bırakır mıyım bilmiyorum. Ama yazının başından beri asıl yazmak istediğim bir şey için oyalandığımı fark ediyorum.

Varlık meselesine kafa yoruyorum son zamanlarda. Yorulacak kadar yoruyorum hem de. İlk başta bunu düşünmekten yorulduğumu hissettiğimde, elime bir kitap alıp dağıtmaya (ya da sakinleştirmeye mi demeliyim?) çalışıyordum düşüncelerimi. Artık düşünmekten yorulduğumu hissettiğim her an, uykuya yol aldırıyorum kendimi.

Aslında sorun şu, asıl yoran varlık meselesi değil, YOKLUK!

Bak yine oyalanıyorum, kelimelere evirip çevirmeye başladım yeniden, daha açıkçası; ÖLÜM!

Bunu uzatmayı beceremeyeceğim sanırım. Dedim ya, kendime dönüğüm şu sıralar diye... Karmakarışığım,

Bugünlerde...

Blog Dostluk Ödülü  

Posted by Geveze Kalem in


Daha önce sevgili Sufi-Saja tarafından verildiğini fark etmediğim ve Tabiat Ana tarafından verildiğinde de ne olduğunu pek kavrayamayarak teşekkür etmekle yetindiğim 'Blog Dostluk Ödülü', bu kez de gerçek dostum sevgili Ebru'dan geldi. Artık bunun ne anlama geldiğini biliyor ve ödülü birkaç arkadaşıma iletmek istiyorum.

Özlemciğim, sadece blog dostum olmadığın için,

Yıldız Yağmurları, kalem dostum, yol arkadaşım, seninle cümlelerimi paylaşmaktan her zaman büyük mutluluk duyduğum için,

Sardunya, çok yakınımda olduğunu hissettirdiğin için,

Gülen, yazmayı bırakmadığın ve seni biraz daha tanıma şansını bana verdiğin için,

Butterfly, yine eskisi gibi coşkulu yazılarını okuyabilmek umudunda olduğum için,

Mavi Limon, oturduğum yerden bana başka dünyaların kapılarını açtırabildiğin için,

Elektra, gülmece bile olsa her yazınla beni düşündürebildiğin ve 'sağlam' olduğun için,

bu ödülü sizlere uzatıyorum.


Ve diğerleri;

Sizleri unuttum sanmayın. Sizlere de bu bloğun sürekliliğinde büyük payınız olduğu için, benim için çok değerli bir şey armağan etmek isterim. Canım oğlumdan küçük bir öpücük... :)


Herkese sevgiler...

Cumhuriyetimizin 85. Yıl Kutlu Olsun!  

Posted by Geveze Kalem in


"Türk milletinin karakterine ve adetlerine en uygun idare, Cumhuriyet idaresidir."
"Cumhuriyet fikir serbestliği taraftarıdır. Samimi ve meşru olmak şartıyla her fikre saygı duyarız."
Mustafa Kemal ATATÜRK

Hangi Özgürlük?  

Posted by Geveze Kalem in , , , ,

Hiçbir doğa olayı aniden yaşanmaz. Örneğin önce bulutlar çoğalır, yağmur çiselemeye başlar ve sonra bastırır sağanak. Güneş yavaş yava batar ve gün geceye döner. Hava sıcaklığı küçük değerlerle artar, azalır ve mevsimler değişir.

Dolayısıyla insan doğası ani değişimlere göre programlanmamıştır. Birden bire olan her şeye karşı hazırlıksızdır insanoğlu. İnsanın kendisinin bile henüz tümüyle keşfedemeyeceği kadar mükemmel işleyen insan beyni, bu ani değişimler karşısında -çoğunlukla- beklemeye çekilir; önce olayı algılamaya çalışır ve eğer bu aşamada bir harekette bulunması gerekiyorsa bunu içgüdüsel kaynaklardan besler.

Blogger'ın kapatılması da birçoğumuz üzerinde ani değişim etkisi yarattı. "Şimdi ne olacak?", "Nerede yazmaya devam etsem?", "Eski bloğumdaki yazılarım ne olacak?" gibi sorular, yerini "Hangi adresle blogları görüntüleyebilirim?", "Bilgisayarıma hangi progamı indirirsem sorunum kalmaz?" gibi çözüm içeren başka sorulara bıraktı. Şimdi belli ki yarın öbürgün bu saçma yasak kalkacak ve o zaman yeni adreslere sahip olanların kafası biraz karışacak olsa da, çoğunluk eski adresindeki sütliman yazı saatlerine yavaş yavaş dönmeye başlayacak.

E ne oldu şimdi?

Veledin biri karınca yuvasına çubuk kaktı da ne oldu?

Çok şey oldu aslında. Yalıtılma düzeyimizin sınırlarını net bir şekilde ilân ettik. Bizi sokaktan yalıtabilirsiniz ama sanal dünyadan yalıtamayacaksınız, dedik. Oraya buraya mailler gönderdik, yeni oluşumlara imzalar attık, kükredik, bağırdık, çağırdık ama hepsini po.pomuza yer değiştirmeden bir 'tık'la yaptık. Yalan mı?

Tabii ki bu konu 'tık' dünyasıyla alakalı olduğu için, 'tık' aletlerini tıkır tıkır çalıştırarak çözüme gitmeye çalışmak en doğru yöntem. Ayrıca son derece tehlikesiz. Ama bu tehlikesiz ve yormayan yöntemi kullanarak, başımıza daha büyük dertler açacak meseleler için mause tıklatmıyoruz bir türlü. Mesele özgürlükse, özgürlüğümüzün baştan aşağı kılıfa sokulacağı bir yığın gelişme için kafa patlatan, ilgili yerlere yazılar gönderen, yeni oluşumlara zemin hazırlayan kişi sayısı o kadar az ki.

Vakit Gazetesi yazarı Hüseyin Üzmez'in bir çocuğa cinsel istismarda bulunması sebebiyle yargılandığını duymayanınız yoktur herhalde. Bu ve bunun gibi birçok sapkın kişiliğin ellerini kollarını sallayarak yeniden aramıza dönebileceği bir düzenleme üzerinde çalışılıyor. Öneriler bu kadarla da kalmıyor; Medeni Kanun ve Türk Ceza Kanunu’ndaki evlenme yaşı 14 olsun maddesinin yanı sıra, eşin tecavüzünde 7 yıl olan ceza 1 yıla indirilsin ve reşit olmayanla cinsel ilişki suçunda şikâyet koşulu 15 yaşından 14 yaşa indirilsin maddeleri de yer alıyor.

Bloglarımız kapatılmış ve bizler bas bas özgürlük diye bağırıyoruz. Şu sözünü ettiğim maddelerin -bırakın kabul görmesini- gündeme gelmiş olması bile kadın ve çocuk hak ve hürriyetleri konusunda ne büyük bir yaradır. Eğri oturup doğru konuşalım; po.polarımızı yerinden kaldırmadan bile yapabileceğimiz ne çok baskı olduğunu, blogların kapatılması meselesiyle hepimiz çok daha iyi anladık. Peki kaçımız gerçek özgürlüğümüz için kıpırdandık?

Çok klişe bir slogan vardır; Susma, sustukça sıra sana gelecek!

Sıra bloglarımızı sessiz sedasız kapatmaya bile geldiyse, arkamızı döndüğümüz diğer alanlarda neler kaybettiğimizi varın siz düşünün.

Susuyorum, susuyorsun, susuyor...  

Posted by Geveze Kalem in , , , , ,

SUS!
Ne komik değil mi? Birine 'sus' diyeceksin, o da susacak!
Kimi susturabilmiş ki bu zihniyet yüzyıllar boyunca?

Kimler zindanlara atılmış, kimler cezaevlerine konulmuş, kimler kelepçelenmiş, kimler işkence görmüş de susturabilmişler mi?
Adamın elinden işini, gücünü, evini, barkını, geleceğini, umutlarını almışlar da, kalemini alabilmişler mi? Kimlerin dilini sökmüşler de susturabilmişler mi?

Yüzyıllardır birileri "Sus!" demiş, birileri direnmiş. Hatta SUS dedikçe daha da dillenmiş.

Şimdi bu saçma sapan kapatma kararıyla "Susun!" mu denmeye çalışılıyor? E peki susalım; öykülerimizi burada yazmayalım, dantellerimizi burada tanıtmayalım, pastalarımızı burada tarif etmeyelim, fotoğraflarımızı burada sergilemeyelim, çocuklarımızın günlüklerini yine eski yöntemle tutalım... e olur, bir şey kaybetmeyiz biz. Ama bilmem farkında mısınız, siz bu kararınızla uyuyan deve bir çimdik daha attınız. Aman diyeyim, bizim oramızı buramızı böyle döner gibi kırparsanız, yarın öbürgün 'yandaş'larınızı düşümeye zorlarsınız. Sonra mazallah oyları kimden toplarsınız?

Neyse efendim, sözün kısası bendeniz şimdilik

www.gevezekalem.wordpress.com

adresinde ikamet etmekteyim. Çatıyı bacayı daha onarmadım ama yine de beklerim.:)) Buluşmak dileğiyle...

KAPATILMA REZALETİ!  

Posted by Geveze Kalem in , ,

Hangi hakla, hangi gerekçeyle? Bu mu sizin DEMOKRASİ anlayışınız?
Aslında uzun uzun yazmak istiyorum ama www.rtunnel.com adresi yoluyla girebildiğim KENDİ-ŞAHSİ web adresime her an bu yolla bile giremeyecek olmaktan korkuyorum. Olur ya, bunu da sorgusuz sualsiz kesersiniz!
Umarım yeniden post yayımlama şansı bulurum.

Sessiz...  

Posted by Geveze Kalem in

"Göğü bir avuca hapseden yüksek binalardan, bakışımsız, karanlığı yormayan, tek tük ışıklar dağılıyordu. Sokak lâmbalarının zardan bir etek gibi dökülen aydınlığında, cümbüş halindeydi yağmur. Yol kenarlarında düzensizce sıralanmış ağaçların çıplak dalları arasından, sızlayarak geçiyordu rüzgâr. Köşe başında yer tutmuş trafik lâmbası yürek olmuş, yalnız koyu kırmızı ışığını salıyordu kentin damarlarına, her atımda. Tok bir topuk sesi, telaşını kaldırım boyu serip, yitti. Çıkmaz bir yola doğru peşi sıra park etmiş arabaların altlarına siyah bir kadife gibi serilmiş karanlık, ıslak, ürkek bir kedinin pırıltısıyla kesildi. Kalabalık bulutlardan kurtulan ak bir çakın, kentin kara aynalarını ışığa boyadı bir anlık. Sessizlik bekledi kısacık, devrilen bir orman gibi inen gürültü kopana dek. Derinlerden bir inilti sızdı geceye, darmadağın, bitimsiz… Acıyla kesilen akıl kadar maksatsız… Az sonra, sırrıyla kemirilip, eleğe dönen dört duvar arasından taşacak bir fırtınanın ulağıydı bu inilti, besbelli. Bir çakın daha indi yeryüzüne. Sessizlik beklemedi bu kez, tüm gürültüleri sıfatsızlaştıran tek bir ezici çığlık, ardına cam şakırtılarını da katarak eridi gecenin senfonisinde. Gece, yaşayan tüm sahneleriyle bütün olmuş, tapınağından zulüm için çıkmış bir mitolojik tanrı gibi gürleyen göğe aldırış etmeksizin, kulak kesilmişti çığlığa. Meraklı bir sessizlik gezindi kentin sokaklarında. Belki köşeyi görünce sarı ışığına göz kırptırarak yavaşlayan şu arabanın ‘klip klap’ ları da olmasa, kuytularda hıçkırıklarına sarılan küçücük bir çocuğun gözyaşlarının sesi bile duyulabilirdi. Öyle sessizdi gece, işte öyle sessiz…"

Sema A. M.

Ekim 2008/İstanbul

Sevgili Tabiat Ana'dan bloğuma bir blog ödülü gelmiş.:) Anladığım kadarıyla bir çeşit sobe-mim gibi dönen bir şey bu. Ama beğenisini birkaç sözle belirtmiş olmasını, çok nazikçe ve değerli bulduğumu belirtmek isterim. Öykülerimi zevkle okuduğunu yazmış. Oysa sanal ortamda dolaşmasından kaygı duymadığım bu öyküler, aslında benim tarafımdan bir bakıma 'üvey muamelesi' görmüş öykülerdir. Bu, blogumun okuyucularını önemsemediğimden ileri gelmiyor elbette. Başta da belirttiğim gibi sanal ortama duyduğum güvensizlikten ve sahiplendiğim öykülerimi nihai bir amaç için saklama gereği duymamdan kaynaklanıyor bu tercihim. Ancak Sevgili Tabiat Ana'nın bu güzel sözlerinden sonra, kendimce değerli bulduğum bir öykü girişini, ona teşekkür anlamında bloguma eklemek istedim.

Sevgilerimle...

Yazıyorlar. Çünkü...  

Posted by Geveze Kalem in , , ,


Fransız Liberation Dergisi, dünyanın önde gelen yazarlarına ve şairlerine, "Niçin yazıyorsunuz?" sorusunu yöneltmiş. Birçok yazar ve şairin yanıtlarından, kendimce önemsediğim cümleleri not aldım.

Gariel Garcia Marquez

"Dostlarım beni daha çok sevsin diye."

Necip Mahfuz

"En basitinden okunma arzusu."

Norman Mailer

"Bence bu soruya verilmiş en iyi cevap, sizin Fransız yazarınız Jean Malaquais'ye ait. (...) Çünkü bu benim için gerçeği keşfetmenin tek biçimi."

Milan Kundera

"Yazmak tersini söyleme zevkidir. Herkese karşı tek başına olma mutluluğu, düşmanlarını kışkırtma ve dostlarını kızdırma zevki."

Philippe Soupault

"Çünkü eğlendiriyor beni."

Michel Tournier

"Bu soruya Balzac şöyle cevap vermişti: Zengin ve ünlü olmak için. Bazıları da muhakkak şöyle cevap vereceklerdir: Çünkü bu, ruhsal dengem için gerekli bir şey ve yayımlamam gerekmese bile yazardım. İşte iki uçta iki cevap. Bense şöyle söyleyeceğim: Okunmak için."

Italo Calvino

"Bilmediğim şeyleri öğrenmek için yazarım."

Alberto Moravia

"Niçin yazdığımı bilmek için yazarım."

Carlos Fuentes

"Çünkü bu yapmayı bildiğim ender şeylerden biridir."

Henrich Böll

"Yazmak her şeyden önce bir şey yaratma arzusudr yalnızca."

Graham Greene

"Zorunluluktan. Bir çıban çıktıysa, olgunlaştığında sıkarım."

Friedrich Drrenmatt

"Bu, soruların en zoru. O kadar zor ki, hep bir şakayla cevaplanır. Yazıyorum çünkü ressam değilim. Bu benim için garip bir soru; kırmızı bir balığa "Niçin yüzüyorsun?" diye sormak gibi bir şey. Yazıyrum çünkü yazarım. "Para kazanmak için," de diyebilirdim ama daha kolay para kazanılabilen başka meslekler var. O zaman soruyu şöyle soralım: "Niçin bu kadar zor bir iş seçtim?" Bilmiyorum. Çünkü bu bir tutku. Yazarken bir felaketle karşı karşıyayımdır, hep bir amatör olduğum, yazmayı bilmediğim, Almancayı bilmediğim, hiçbir imgelem gücümün olmadığı, bir boşluğun karşısında olduğum duygusuna kapılmışımdır. Ama bir tutku bu."


Salih Bolat, Ece Korkut'un bu çevirisini "Öykü Yazma Teknikleri" adlı kitabında kullanmış. Dönüşümlü olarak okuduğum Marguerite Duras'ın "Yazmak" adlı kitabında da yazar bu soruyu kendine yönelterek şu yanıtı vermiş: "İstediğimi istediğim kadar söyleyeyim, insanın neden yazdığını ve nasıl olup da yazmadığını hiç bulamayacağım. (...) Yazmak, konuşmamaktır da. Susmaktır. Sessiz çığlıklar atmaktır.(...)"


Bütün bu seçtiğim cevapları şöyle bir hallaç ettiğimde kendi yanıtımı buluyorum.

Ya siz, siz niçin yazıyorsunuz?






Var mısın 'Er'im?  

Posted by Geveze Kalem in , , , ,

Kanalları geziyorum. Kızın biri, iki gözü iki çeşme ağlıyor. Ekranda uzun süre 'zavallı' kızcağızın, makyaja bulanmış gözyaşları donup kalıyor. Neredeyse içim cızz edecek. Ama bu gözyaşlarının hiçbir önemi yok. Çünkü bu kız Show TV'deki 'Var mısın Yok musun' adındaki bir yarışma programında, alt tarafı para kaybetmiş olan bir kız. Bunu düşününce içim gerçekten cızz ediyor çünkü Türkiye bugün 15 cana ağladı, onlar için yürekten gözyaşı döktü. Anaları için hâlâ sütten yeni kesilmiş bebecikti onlar. "Var mısın, Yok musun?" diye sorulmadan soluğu asker ocağında aldılar. Zaten sorulsa da cevapları mutlak, "Varım!" olacaktı, "Gerekirse vatan için şehit olmaya varım!" Oldular da. Dün 'var'dılar, bugün 'yok'lar...

Erdal Sarızeybek. Bu ismi birkaç saat öncesine kadar duymamıştım. Ya da duyduysam, gördüysem, dinlediysem bile şimdiki kadar önemsememiştim. Bundan sonra, -ilk başta kitaplarını alıp okumakla başlayarak- sıkı bir şekilde takip edeceğim. Bu kadar çok insanın bildiği bu kişiyi tanımamamış olmamı kayıp olarak nitelendiriyorum.

Bu akşamki Kanal D Haber'in Aktütün saldırılarını yorumlamak üzere çağrılmış konuğuydu. Ölen evlatların haberini 'gerçek' gözyaşlarıyla izliyordum. Sonra bu kişi çıktı sahneye. Yürekli adam. İnsan. Tam PKK'nın musluklarının kesilememesi 'beceriksizliğinin' bu olaylara neden olduğunu anlatıyordu ki, Deniz Arman apar topar teşekkür ederek konuyu kapattı.

Ne oldu? Hani daha geçen güne kadar birbirinizin malını seriyordunuz pazara? Ha tabii, bunca askerin neden şehit olduğunun apaçık konuşulması hiçbirinize 'rant' sağlamayacak değil mi? Susturun bakalım, adam gibi konuşanları susturun. Peki bunca evden yükselen ağıtları kim susturacak?

ŞEKER(!) Bayramı  

Posted by Geveze Kalem in ,


Bayramın gelişine en çok çocuklar sevinir, hele ki bu 'Şeker Bayramı'ysa. Bundan daha saf bir sevinç olabilir mi? Gittiği her yerden cebini şekerlerle, çikolatalarla doldurup çıkacak. Hem büyük bir ihtimalle, günlük şeker yeme sınırını aşmasına büyükleri göz yumacak. Bu bayramın adı onun için, dolu dolu ŞEKER BAYRAMI!

"Adını bir başka türlü de değiştirmişler şimdi. Şeker bayramı. Bu dört dörtlük bir Ramazan bayramı, ne Şeker bayramı. Yani buna bir kültürel erozyon denir," diye buyurmuş kişi yine.

Peki bir çocuğun şekere dayalı bayram sevincini elinden almaya ne denebilir ki?

Herkese şeker gibi bayramlar dilerim...

Ironman  

Posted by Geveze Kalem in , ,

Ironman... Dünyanın en zor triathlon yarışı. Yarışçılar ilk bölümdeki yüzme yarışında 3,86 km.'yi, ikinci bölümdeki bisiklet yarışında 180,2 km.'yi ve üçüncü bölümdeki maraton koşusunda da 42,195 km.'yi aşmak zorunda.
"Benimle Ironman'e koşmaya var mısın?" diye soruyor oğul. Baba kalp hastalığını bile önemsemeyip, hemen veriyor cevabını, "Evet!"
Ve birlikte büyük yarışı tamamlıyorlar.

Buraya kadar her şey olağan. Ama yarışın hangi koşullarda tamamlandığını öğrenmek isterseniz, izleyin.

Elektronik posta yoluyla gelen bu filmi izlerken kolaylıkla ağladığımı belirtmek isterim. Kurulan güçlü bağların çok yalın bir ifadesi.
İyi seyirler...

Geri Dönüşümsüzler...  

Posted by Geveze Kalem in , , , , ,

Zihnimin en manzaralı köşesine yerleştirdiğim 'sembol klasörümü' bilen bilir. Ama şu anda, şimdi bu klasörü önce geri dönüşüm kutusuna ve kısa bir vedalaşmanın ardından sonsuzluk çöplüğüne göndermeye karar verdim.

Kuzuyla öğleden sonra oyun saatlerindeyiz. Yatağının üzerine oturmuş, bir yandan Bimbi, Zebbu, Soytarı ve Winnie'yle gündelik gösterimizi sergilerken, bir yandan da havaya baloncuklar saçıyoruz. İçeriden usul usul Pinhani'nin ezgileri takılıyor kulağımıza. Kâh eşlik ediyoruz, kâh dinliyoruz. Birden ok gibi fırlıyor kuzucuk. Kuzumun vazgeçilmezi 'Beni Al' ın notaları yayılıyor odaya. Salona gidip sehpanın çevresinde dönmeye, başını yukarı kaldırıp pamuk gerdanını sererek kıkırdamaya başlıyor. Ayaklar kendisince bir dansın ritmini tutmuş... Elimde, şişirilmeye hazır baloncuk çubuğuyla kalakalıyorum.

Beni al kucağına elini belime sar

Beni almadığın an üşürüm sabaha kadar...

"Hemen kaydet! Şimdi!" diyorum kendime. Etrafa olanca dikkatimle göz gezdirip, tüm detayları zihnime bir bir kaydetmeye başlıyorum. Ve sürecin sembolü 'Beni Al' şarkısı, hemen yerleşiyor sembol klasörüme. "Yaşasın," diyorum, "artık bu ânı hiç unutmam!"

Ama yine aynı şey oluyor işte; mutluluk anımı kaydettiğim dakikalarda başlıyor içimde bir huzursuzluk. Niye oluyor bu bende, niye?

Yıllar sonra klasörün en eski kayıtlarına göz gezdirdiğimde, yaşanan mutlu zamanların o klasörde eriyip, geriye sadece kaybedilmiş anlara ait bir hüzün dumanı salacağını fark ediyorum. Yaşandı ve bitti! İyi ya da kötü. Eridi... Niye saklıyorum ki? O anı doyasıya yaşadım mı? İşte gerçek tadı oydu. O anda tattığım şeydi. Yıllar sonra taze kalmasını bekleyebilir miyim?

Tüm anılarımı silmek kararsızlığıyla bocaladığım günün sonunda, evin sessizlik saatlerinde, E.A.Poe'nun kitabını alıyorum yeniden elime. Okumaya başladığım ilk öykünün ilk paragrafındaki bir cümle, karara zorlar gibi çıkıyor karşıma:

"Ama nasıl kötü iyinin bir sonucuysa, yine aynı şekilde sevinçten de keder doğar. Ya geçmişte kalmış mutlulukların anısı bugünün acısıdır, ya da var olan ızdıraplar kökenlerini 'var olmuş-olabilecek' esrikliklerden(sarhoşluklardan) alırlar."

----

Zihnimin sanal ekranında soru beliriyor;

"Bu sayısız öğeyi kalıcı olarak silmek istediğinizden emin misiniz?"

İşaret parmağımı korkusuzca 'Evet' tuşuna dokunduruyorum. Sildim. Bitti. Hem bu ne kadar da gerekliydi...

Kendime...  

Posted by Geveze Kalem in , , ,


"(...) Poe'nun bir gözdesi daha vardır ki, adı "öykü"dür. Kalın, devasa romanlara karşı sahip olduğu büyük avantaj kısalığının etki yoğunluğunu artırmasıdır. Bir oturuşta okunabilen bu tarz yazılar zihinde mesleki sorunlar ve sosyal yaşamın gerekleri tarafından sık sık bölünen parçalı bir okumadan çok daha güçlü bir izlenim bırakır. İzlenim birliği, etki bütünlüğü bu türden bir yapıta çok özel bir üstünlük sağlayan önemli bir avantajdır, öyle ki son derece kısa bir öykü (ki öyle olması da bir kusurdur hiç şüphesiz) son derece uzun bir öyküden daha iyidir. Sanatçı, eğer yetenekliyse, düşüncelerini olaylara uyarlayıp, bilinçli bir şekilde ve emek harcayarak yaratılması gereken bir etki planladıktan sonra olayları icat edecek, istenen etkinin elde edilmesi için olayları en uygun biçimde birleştirecektir. Eğer ilk cümle bu son izlenimin yaratılması düşüncesiyle yazılmamışsa, yapıt daha başlangıçta başarısız olmuş demektir. Tüm yazıda, istemdışı olan, önceden planlanmış ereğe dolaylı ya da dolaysız yoldan hizmet etmeyen tek bir sözcük bile yer almamalıdır.(...)"

Okul yıllarında dersleri yazarak çalışır, bu şekilde daha iyi kavrayabilirdim.
Bu paragraf Edgar Allan Poe'nun Bütün Hikayeleri (İthaki Yayınları) kitabından, Charles Boudelaire'in "E. A. Poe Üzerine" başlıklı yazısından alıntıdır.
Yazdım, çalıştım, kavradım.
...
Sevgili Geveze Kalem,
Sence de artık kalemini törpüleme vakti gelmedi mi?

Zendagi Migzara (*)  

Posted by Geveze Kalem in , , ,


"En iyi kurgu, ancak gerçeğin gölgesi kadar iyi olabilir."
Kitabı bitirdiğimde aklımdan geçen yalnızca buydu. Ve bu, gerçek, içten, katıksız gözyaşlarımın daha da artmasına neden oldu.

Ben hiçbir kitabı bu kadar ağlayarak okumadım. Ve hiçbir zaman dünya çocukları için bu kadar üzüldüğüm olmadı.

Böylesi bir anlatım kurgu olamaz. Ve eğer bu kitap bir gerçekler öbeğiyse, ben bu dünyanın çok dışındayım. Gözümü, kulağımı her dâim dünyaya açık tutmam yetersiz. Tüm haberler yalan... Tüm konuşulanlar boş! Çünkü bir yerlerde bizlerin akıllarının alamayacağı, zihninin kabullenemeyeceği hayatlar yaşanıyor.

Ben iki yaşındaki oğlumun legolarını çoğaltmaktan bahsederken, kelimeler ağzımdan döküldüğü dakikalarda, Dünya'nın bir köşesindeki küçük bir can -ölse yine iyi- ruhunda açılan tamiri imkânsız yeni bir yarayla yaşama devam etmeye çalışıyor.

Uçurtma Avcısı - Khaled Hosseini.
Daha dün okumaya başlayıp, hemen blogumda "Şu Anda Bunu Okuyorum" başlığında duyurduğum ve şu saat itibariyle(02:30), içimde insanlığa dair bir tiksinti, çocuklara dair her zamankinden daha fazla şefkat, burnumda kesif kan kokusu, kafamda kolay çözülmeyecek sorular, kalbimde cam kesiği sızılar bırakan kitap...
Ne Afgan tarihi, ne Afgan halkının çektiği sıkıntılar yaraladı yüreğimi. Bir tek ve en çok, çocuk aklıyla çocuk kalamamamın can çekişmesi oldu tüm bunları bana tattıran.
Ha bir de, ölümüne sadakat!

Kitap bitti. Bomboşum şimdi, tıpkı göz pınarlarım gibi. Birazdan kuzumu koklayıp uyuyacağım. Afganların sözü gibi; Zendagi Migzara. Yani; Hayat devam ediyor...(*)

Sayaçların Yaptırım Gücü  

Posted by Geveze Kalem in ,


Birçok site ve blog sahibi, ziyaretçi profilini takip edebilmek için sayaçlar kullanıyor. Ben de bunlardan biriyim. Açıkçası önceleri sayfayı dinamik gösterdiği için -bir nevî süs olsun diye- kullanmıştım. Ama sonradan özellikle google aramalarındaki sonuçlar beni güldürdüğü için takip ettim. Birçok blog yazarı bunu post konusu yaptı ve ben her seferinde kahkahalarla okudum.

Kendi sayacımı takip ederken de aynı şekilde kahkahalarıma engel olamıyorum; google amcaya sorulan sorular, verilen emirler ve Güzin Abla muamelesi gösterilmesi ziyadesiyle komik. Ama benim bu postta paylaşmak istediğim bu değil.

Bazen yazılarıma atasözlerinden, yazarlardan, şairlerden, düşünürlerden alıntılar eklerim. Eğer bunu yaptıysam, alıntının sahibini mutlaka belirtirim. Onun haricindeki tüm kelimeler, cümleler benim düş dünyamın, edebiyata olan ilgimin, ve fikir makinamın ürünüdür. Ancak buna inanmayan birçok kişi var sanırım.

Sayaçlarda rastlamaktan en hoşlandığım şey, kendi cümlelerimin google'da sorgulanması oluyor. Ne komik değil mi?:) Neredeyse kendimi bir şey sanacağım.:P

Cümlelerimin google'da sorgulanmasının en güçlü sebebi, "Bunu nereden çaldı?" sorusundan kaynaklanıyor olmalı diye düşünüyorum. Ama niye çalayım ki? Kendime yetecek ölçüde düşünebilen bir insanım ve öyle ya da böyle bunları kelimelere, cümlelere dönüştürebiliyorum. Kimisi beğenir kimisi beğenmez. Kimisi değerli bulur, kimisi değersiz, önemsiz... Ama en nihayetinde bana aittirler, ben düşünmüşümdür ve yalnız bunun için bile kendimce değerli olduklarını düşünebilirim.

Başka ihtimaller de var tabii. Mesela bana en çok "....'yla ilgili hikayeler, cümleler vs." yazarak ulaşıyor bilinmez okuyucu. Hatta kimi zaman aynı cümle başka IP numaralarından yoğun olarak sorgulatılıyor. Muhtemelen bunlar da öğrenciler ve ödev search ediyorlar google'dan. Belli ki öğretmenleri ödev vermiş ve sınıfın en 'akıllı'ları muhteşem öğretmen google amca'dan küçücük bir destek rica ediyorlar.(!) Vay tembeller!:) Ama inanın ki dert değil, eğer alıntı(!) yaptığınız yeri kendiniz yazmış gibi yutturabiliyorsanız, buyrun hayrını görün.;-) Muhtemelen bu okuyucu profili de, "Aman hoca anlar manlar, araştıralım bakalım bu cümle bilinen birine ait miymiş?" diye sorgulatıyordur masum cümlelerimi.

Bu yazı, cümlelerimin bana ait olduğuna inanmayanlara bir eleştri yazısı değil. Tam tersi teşekkür yazısı. Sizler ne niyetle sorgulatırsanız sorgulatın,önemli değil, ama ben ısrarla bana inanmadığınızı düşünmeye devam edeceğim. Çünkü bu bile kişinin 'havaya girip'(;-)) daha iyisini yapmak üzere uğraşması için bir sebep. Bu yazıdan sonra google sorgulatmalarınızı kesmeyin olur mu? Sayenizde yazma heyecanımı hep taze tutabiliyorum.:)

Sevgiler...






Davulcu!  

Posted by Geveze Kalem in , , , ,


Neredeyse her gün yeni bir davulcu geliyor kapıya. Bugün üstüste iki tane gelince patladım. Diyaloğumuz aynen şu şekildeydi:

Ben: Bu ne yaa! Kaç tane davulcu mesken tutmuş buraları?
Davulcu: Biri daha mı geldi abla?

Ben: Ne biri yahu, her gün bir başkası geliyor. Daha az önce çaldı bir tanesi kapıları.

Davulcu: O buraların davulcusu değildir abla, açmasaydınız kapıyı.

Ben: Ay ne açacağım, adam kendi kendine girmiş apartman kapısından. Ben bekçisi miyim davulcuların, ona gir buna girme diyeceğim. Hem ben her gece otururum, daha hiç davul sesi duymadım.

Davulcu: Yasak abla buralarda, şikayet ediyorlar.

Ben: E niye para istiyorsunuz ki o zaman?

Davulcu: Biz yakın semtlerde çalıyoruz, duyarsınız belki.

Ben: :S La havle...


Aaah yurdum insanları...

Dünyanın Tüm Sesleri  

Posted by Geveze Kalem in ,


Dişlerinin arasına kıstırdığı ipi koparıp, elinde tutuğu küçük eteğe çarçabuk göz attı. Detaylı inceleyecek vakti yoktu, dikiş masasının üzerinde öylece bırakıp harekete geçti.
"Nereye?" diye biraz şaşkınlık ve biraz da kızgınlıkla sordu annesi. Yalnızca kolundaki saati işaret edip yöneldi sokak kapısına.

"Hey Allah'ım! Yıllardır aynı terane, vazgeçemedi bir türlü. Neymiş? Konser dinliyormuş! Peh! Bak yine elindeki işi yarım bıraktı. Zaten bir tek çocuk kıyafeti sipariş edilirse yardım ediyor, onu da bu mesele yüzünden yarım bırakıyor..."

Annesinin söylencelerini çoktan geride bırakmış, yola koyulmuştu. Ara ara kolundaki saate bakıyor, geç kalmamış olmayı ümit ediyordu. Adımlarını giderek sıklaştırmıştı. Bir arabanın ani freniyle irkildi. Şöför camdan beline kadar sarkmış, olanca siniriyle söyleniyordu.
Geldiğini görmemiş, duymamıştı. Ne yapabilirdi ki? Aceleci olduğunda çok dikkatsiz davrandığını düşünerek endişelendi. Ama şimdi bunları düşünecek vakit değildi, konsere geç kalıyordu.
Büyük bir sessizlik içindeki parkı koşaradım geçti. Uzaktaki okul binasının tenhalığını görüp gülümsedi. Konser henüz başlamamıştı. Kapısına varıp her zamanki yerine oturdu; çiçeklerle çevrelenmiş alçak kaldırımının üstüne.

Az sonra yıllardır süregelen bir mucize yeniden başladı. Okulun yeri göğü inleten paydos zili çaldı ve çocuklar şen kahkahaları, sohbetleri, koşuşturmacalarıyla, sessiz dünyasını büyük bir sevinçle coşturdu. Biri kapıda bekleyen annesine çığlık çığlığa koşuyor, diğeri o günkü hataları için öğretmeninden özür diliyor, bir başkası arkadaşına bir filmi abartılı mimikler ve seslerle anlatıyordu. Hepsini, hepsini duyuyordu ama buna kimseyi inandıramıyordu. Altı yaşında o büyük patlamadan sonra duymayan kulakları, bugüne kadar yalnız çocukların bu neşe dolu cıvıltılarını duyabilmişti. Yıllardır bıkmadan aynı okulun yolunu arşınlar, ve adına 'konser' dediği bu coşku dalgasını, iliklerine kadar hissederek dinlerdi. Bütün dünyada duyup duyabildiği tek ses buydu. Ama umudu hâlâ tamdı. Eğer çocukların bu coşku türküsünü duyabiliyorsa, elbet bir gün dünyanın tüm seslerine kapı açacaktı kulakları. Sabırla bekliyordu.

Gidişinin tersine olanca sakinliğiyle sürdürdüğü dönüş yolunda, yine aynı soru kurcalamaya başlamıştı kafasını;

acaba bunu istiyor muydu?

Dünyanın tüm seslerini duymaya hazır mıydı?


Kor Yürekler  

Posted by Geveze Kalem in , , ,



Karaydı gece, çok kara. İçi kadar kara...
Çıplak tepedeki tek ağaca doğru yürüdü. Geride bıraktığı, iki göz odasından cılız ışığın yayıldığı evden yükselen ağıtları hâlâ duyabiliyordu.

Ağacın geniş gövdesine yaslandı. Kendini bitkinlikle yere doğru bırakırken, kazağının ipleri gövdenin kabuğuna ilmek ilmek takılıp, sökülüyordu.
İniltiyle buruşturdu yüzünü. Islık gibi başladı ağlayışı ilk başta. Ve sonra ciğerleri sökülürcesine ‘ah’ladı dakikalarca, dövüne dövüne... O ağladı ağaç titredi, o ağladı toprak karardı, o ağladı gök yarıldı... İpinden kurtulmuş gibi döküldü deli yağmur.

Koluyla savuşturdu gözyaşlarını bir süre sonra. Elini iç cebine atıp, sigara tablasıyla kibrit çıkardı. Filtresiz sigarayı dudaklarına takıp, çaktı hemen bir kibrit.
Söndü.
Yine yaktı.
Yine söndü.
Yine, yine, yine...

Baktı kibrite. Uzun uzun baktı...

‘’ Ne ettim ben sana ateş? Ne ettim, ha? Hani dosttuk, yoldaştık biz seninle?
Güneş oldun; tohum sundum sana. Büyütüp fidan ettin.
Ocak oldun; aş pişirdim, kaç baş adam besledim.
Şimşek oldun; yağmur verdin, tasımı suyla doldurdum, hayat buldum.
Bir yanlışın oldu ağılımı yaktın; ama onda da bana dokunmadın.
Tütün sardım sana değdim; efkarımı toz duman ettin.
Hatta Kezban’ım oldun, içimde sevda olarak yandın, tutuştun; ama ‘o’nu da en nihayetinde benim ettin, sana şükrettim. İçimde bıraktığın parçanla dolandım Kezban’ıma, tek beden olduk; bize bir can verdin, oğul verdin.
‘’Bu oğul benim olduğu kadar senindir de,’’ dedim.

Ama sen ne yaptın?
Gidip bir mermiye dayandın, fişekledin, yüreğimin tam ortasına düşüp yangın yerine çevirdin. Beni bir kor yürekle yaşamaya mecbur ettin.

Ben sana ne attim ateş?
Varsa bir derdin benimle hesaplaşsaydın.
Toprağımın bekçisi er oğlumdan ne istedin?