
Karmakarışık duyguların, alâkasız konu başlıklarının hücum ettiği bir an, insan kaleme tutunmak isterse, yazıya nereden başlar acaba? Ya da yazı hasbelkader başladıysa (ki benim başlangıcım öyle görünüyor) cümleler nasıl birbirine bağlanır, dahası nasıl biter?
Biter mi? Yoksa aylardır taslak olarak kaydettiğim, sonu açık, belirsiz yazılarda olduğu gibi tamamlanacağı günün umuduyla mı bekler?
Derinde bir yerlerde, aynı ağacın meyveleri olduğunu bildiğim tüm bu duygu ve konuların, hangi ağaca ait olduğunu bilmenin huzuruna erişebilirsem son cümlede, bu yazı BİTER! Ama şimdilik okuyucudan bağımsız çırpınıyor orta alanda tüm sözcükler.
* * *
Hayatı izlemeyi öğrendikçe daha çok gülümsüyorum. Hatta birçoklarına tuhaf gelecek ölçüde olumsuz gelişen olaylara bile samimiyetle gülüyorum. Dalga geçer gibi değil, küçümser gibi değil, dikkate almıyormuş gibi hiç değil... Sadece yaşam denilen döngünün ne muhteşem, ne yanıltıcı ve ne kadar İNSANca olduğunu fark edebilmiş olmak gülümsetiyor beni. Tüm dünyayı dışarıdan izlemek gibi... Yaşam kendi yaşamım da olsa, izleyen ben değilmişim gibi... Ve belki de bir romanın satırlarında kaybolmuşken, kapı ziliyle sayfa köşesine bir kat izi bırakmak, yeniden satırlara gömülmeden önce bir kurgu alemine dalacağının bilincinde olmak gibi... Örnekleri uzatmayı severim; bir filmi ikinci defa, konunun tümünü bilerek daha heyecansız ama detaycı bir gözle izlemek gibi...
Anne olduğumdan beri bu yaklaşımım, tamamen doğal bir içgüdüyle oğlumu anlamaya çalışırken çıkıyordu meydana. Oğlumun sesli sessiz tüm beden hareketlerini bu bilinçle yorumluyor ve çoğu kez tam olarak iç dünyasında gelişen şeyin ne olduğunu anlayabiliyordum. Asıl dünyayı anlamaya çalışmam için çok mühim bir eğitim alanı oldu bu benim için.
Hayatı anladığımı söylemek çok iddialı bir cümle olur. "Anlamaya başlamak" tanımını özenle kullandığımı belirtmek isterim.
İşte bu anlayış gelişirken sanki bir zincirin tüm halkalarını dikkatle inceler gibi oluyor insan. Önce yürüdüğünüz yolda parlak bir metal parçası görüyorsunuz kıyıda köşede. Bir adım sonrasını, o metal parçasını önemsemeksizin atıyorsunuz ki bir anda onun bir halka olduğunu görmeye başlıyorsunuz. Ve bir adım sonrasında yeni bir halka, bir tane daha ve bir tane daha... Oysa yürüdüğünüz o kalabalık, renkli, büyük, karman çorman yolda o kadar âtıl duruyor ki o halkalar, eğer isterseniz, sadece hayatı anlamayı seçerseniz tüm o halkaların, yürüdüğünüz yolda boydan boya uzayan bir zincirin halkaları olabildiğini anlayabilirsiniz.
İşte, yolumda her bir halkayı gördüğümde sevincim bundandır. "Yol devam ediyor," diyorum kendime, "yaşam denilen bulmaca da öyle..."
İnsanoğlu bildiğini okuyor. Yıllarca, asırlarca deneyimlediği ne varsa tümünü sabırla ve yeni bir yaşam boyu okuyor. Her yaşamın suyu kendi kanalında akıyor. Su da bizim kanal da. Suya hız veren de biziz, suyun şiddetiyle kanalı aşındıran da. Oysa her yeni yaşama, bu döngüyü kırmak için geliyoruz. Suyun da kanalın da gerçek olmadığını, engin bir tarlanın tam ortasında oturduğumuzu görebilmek için geliyoruz. Hem de öyle bir tarla ki, öyle verimli, öyle bereketli... Ne ekersek, kat be kat fazlasını biçebileceğimiz sınırsız bir tarla bu. Ama görmüyoruz, bakmıyoruz, düşünmek istemiyoruz, hatırlamayı seçmiyoruz... Benim suyum bu kanalı aşındıra aşındıra akacak, düşüncesini kabulleniyoruz.
Kimsenin acısı çok büyük değil, kimsenin mutluluğu kalıcı değil, kimsenin yalnızlığı ömür boyu değil, kimsenin serveti kıyamete kadar değil... 'Hayat Kitabı'nın başka sayfalarına, başka satırlarına bakmayı istemek gibidir yeni bir hayata geçiş. Tüm kitabı sonuna kadar bilen bir yanımız var içimizde. Korkuyoruz. Bulunduğumuz sayfadan bir başkasına atlarsak, elimizden tüm yaşamın kayıp gidebileceğinden korkuyoruz. Bu yüzden katlanıyoruz bazen aynı şiddete, bu yüzden yüz çevirip gidiyoruz karşımıza çıkan fırsatlara, bu yüzden çoğu kez her gün elimizin altında dolanan bir eşyanın bile yerini değiştirmek istemiyoruz. Düzenimiz hiç değişmesin istiyoruz. Çünkü yanlış bir hamleyle hayatımızın altının üstüne geleceğinden korkuyoruz. Bir budist sözüydü sanırım; hayatımızın altının üstünden daha iyi olmayacağını nereden biliyoruz?
* * *
İş kelimelere, cümlelere geldi mi hayat pusulasını şaşırıyor benim için. Kalemin büyüsü başkadır. Adamı konuşturur da, yazdırır da, söyletir de, sövdürür de, sevdirir de... En nihayetinde tıkır tıkır düşündürür! Önce yüzeyden sonra dipten dipten... Kalem, katman katman kaldırır içimin kabuklarını. Bu blogta yazdıklarımdan veya öykülerimden ziyade, kıyıda köşede iç dünyamın haritası misali birikmiş bir dolu yazı, kıymetlidir benim için. Bir süre önce elimi çektim sandım. Huzurum yazdıkça kaçıyor sandım. Durup dururken kabukları kanatıyorum sandım. Hâlbuki durum öyle değilmiş; yazdıkça boşaltıyormuşum fazlalıklarımı, yazdıkça pîrüpak'a yol alıyormuşum. Temiz bir zihne geçmeden önce, izin verip akıtmalıymışım sözlerimi...anladım...
Bir gün dedim ki O'na, "Söyle ne olur, yazmalı mıyım? Lütfen bana bir işaret gönder."
İşaret Ay Kadın'la geldi.
Ah Ay Kadın... Özü güzel, kendi özel Ay Kadın... Seninle görüştüğümüz o tek günün akşamında oturdu zihnime bu tanım. Ay gibiydin sahiden; bir yüzü aydınlık, diğer yüzü kara. Güneş diğer yüzüne değdiğinde hiç hesapsız aydınlatıveriyordun o yüzünü de. Bazen hilâl kadar nazenin, bazen sırrını örter gibi yarı aydınlık, bazen de tüm engebelerinle tabak gibi ortada... Her yüzün bir aslında, her yüzün meydanda. Bakmayı isteyen, ışığıyla gelenlere sonuna kadar açık kocaman bir yüreksin sen. Cümlelerin ay tozu gibiydi; o kadar ince, o kadar temiz ve o kadar sana özel. Bulandım tozuna. Çıkmaz artık tenimden...
* * *
Kutunun içindeki yazı seti gözlerimi kamaştırıyor. En 'afilli'sinden. Boy boy, çeşit çeşit uçlarıyla, mürekkebi mühürüyle kalem setim... Dostum bana "yaz!" diyor, Tanrım bana "yaz!" diyor. Ben değil miydim daha bu sabah bana bir işaret gönder diyen? Cevap bu kadar çabuk, bu kadar güzel gönülden, bu kadar etkili geliyorsa, evet, daha akacak cümlelerim var benim...
Teşekkürler Ay Kadın'ım, teşekkürler...
* * *
"Siparişlerim var, yeni model yapmam lâzım, yeni renk keçelerim, kumaşlarım heyecanlandırıyor beni. Anlaşılan ben daha elimi çekemeyeceğim renkli tasarımlarımın üstünden," diye bahanelerimi sıralıyorum sürekli. Yazmaktan kaçıyorum, düşünmekten kaçıyorum, içimde sıkı sıkıya tutunduğum 'çöp'lerden kurtulmak korkutuyor beni. Çünkü yazdıkça boşalacak içim. Ya tamamen boşalır da, içimde kendi sesimin yankısını duyarsam? Hazır mıyım bu sesle yüzleşmeye? Hazır mıyım bu sesle bütüleşmeye?
Yazmaktan kaçıp, kendimi kumaşlar dünyasına bahanelerle hapsediyorsam da artık çalışırken daha sık ara vermek zorunda kalıyorum. Çünkü şu huysuz su topları acıtıyor bir süre sonra ellerimi. Ne zaman başladığını fark etmedim; küçücük topluiğne başı kadar uç veriyor eklem yerlerinde. Sonra kendiliğinden patlıyor ve patlayan yerde bir yarık oluşmaya başlıyor. Makas tutmak zor, elimi açıp kapamak da öyle. Hele bir de kumaşa falan sürtündüğünde acısı iyice tavan yapıyor.
Anlıyorum şimdi, yazma yolunda sıraladığım bahaneleri saf dışı bırakmaya çalışıyor içimdeki 'ben'. Bak, ne güzel engelledi beni; kesemiyorsan, dikemiyorsan, ya okuyacaksın ya yazacaksın!
En nihayetinde kapılar açılıyor; cümleler dışarı çımak için kolları sıvadı. Ayaklanma başlattılar içimde. Yakında boşalacak burası, biliyorum.
* * *
AŞK, anahtar oldu içimdeki cümlelerin çıkış kapısına. Daha ilk satırlarda isyan başladı. Avaz avaz bağırıyor cümleler, "Çıkmak istiyoruz! Senden ayrılmak istiyoruz artık! Yeter bize tutunduğun!"
Bu uzun yazıyla da iyi bir başlangıç temizliği yaptım...
* * *
DipNot: Yeni kitaplar aldım, Aşk'tan başka. Okudukça paylaşacağım sizlerle. Liste fotoğraftaki gibidir.:)

Sevgiler...











Bu da annemle babamın nikah davetiyesi. Bir örneği daha yok kimsede. Bu da yalnız benim sandığımda duruyor. Benim için önemi bir yana, çok da zarif bir davetiye tasarımı olarak buluyorum.
Bu oldukça yeni denebilecek tarihlere ait bir hatıra. 2003 yılında doğu bölgelerine yaptığım gezide, bomboş bir toprak yolda bulmuştum bunu. Bir adres yazılmış, buna itirazım yok ama neden kişi ismi "Mehmet Kızı ..." olarak yazılmış pek anlayamadım. Kadının zaten soyadı var...
Bu bilet de Haydarpaşa-Gebze hattı tren bileti. Tarih oldukça eski 12 Nisan 1989... Tam 20 yıl...






Bu resim hubble teleskopunun ultra derin kizilotesi algi sistemiyle cekilmis, bize milyarlarca isik yili uzakliktaki sayisiz galaksileri gosteren unlu resmidir.